Topu topu üç-beş kişilik bir servis, sabah 7.25′te sahil yolunu adeta koklayarak Ataköy – Cağaloğlu güzergahında ilerliyordu. Bense bir yandan Barbaros Abi’yle laflarken, öte yandan aklım Yıldıray A. önderliğinde başlatılmasına ramak kalmış olan Uludağ gezisindeydi. Ne şanslı çocuklardı onlar… Biz bir dersten ötekine koşarken, onlar dağ eteklerinde düşe kalka stres atacaklardı. Buna aklım ermiyordu. Karlı doruklarda hoplayıp zıplamak varken niçin okula gidelimdi ki?
Pantolonun sol cebinden telefonu çıkardım, – Bugünü okulda geçiremeyeceğimi hissediyordum- Ege’ye okulun önündeki durakta beni beklemesini bildiren bir kısa mesaj yolladım. Ancak okula vardığımda işin iç yüzünü gördüm. Çok farklıydı. Madalyonun arkası da farklıydı. Önünden belediye otobüsü geçeli yıllar olmuş “Cağaloğlu” durağımız bugün ortada yoktu. “Biraz daha ilerde olmalı” diye düşündüm. İlerde falan değildi. Kocaman durak bir gün gibi kısa bir süre içinde kayıplara karışmıştı. Tıpkı iki senedir varlığına oldukça alıştığım, ancak okulla bütünleşmeyi bir türlü becerememiş olan karşıdaki “Mado” gibi…
Aklımdan bunlar geçerken Serdar’la göz göze geldim. Ofluyordu. Serdar, okulumuzda Anadolu Yakası’nın önemli ve şiddetli temsilcilerinden biriydi. Neredeyse kurduğu her cümleye “bizim yaka” diye başlardı ve cümle sonlarını her zamanki melun bakışıyla getirirdi. Parçalı bulutlu göz küresinden zor seçilen o kara boncuklar hep ufuk cizgisinin ilerisine bakardı. “Kolay değil her sabah Anadolu’nun bağrından kopup okula gelmek” diye lafa başladı. “Bırak okulu Serdar, kaçıyoruz bugün bu okuldan” dedim. “Nereye” diye sordu. Nereye gideceğimiz hakkında o ana kadar ciddi bir fikrim yokken birden aklımda bir şimşek çaktı. “Memlekete gidiyoruz Serdar, karşıya geçeceğiz” dedim. O sırada merdivenlerin ucunda ‘Ege’ göründü. Ağır çekimde geliyordu. “Mer-ha-baa Seeer-daaar”. Çok yavaş konuşuyordu. Aklımdan “şakacı çocuk” diye geçirdim, ancak canım sıkılmaya başlamıştı. Ege’yi kolundan tuttuğum gibi İstanbul Erkek Lisesi’ne doğru götürmeye başladım. Bana karşı hiçbir direnç göstermiyordu. Oldukça hızlı ilerliyorduk. Serdar ise okulun önünde kaderiyle baş başa kalıp, içeri girmişti. Onu göremeyecek kadar uzaklaşmıştık.
Yolda Ege kendine geldi. Biraz kaybolan duraklar hakkında konuştuk. Aramızda bugün yapacaklarımıza dair gizli bir antlaşma vardı. Ancak planı kendimize bile açıklayamıyorduk. İstanbul Erkek’in önünde durduk ve içeri girmeye karar verdik. Belki bir iki iyi dost bulup günü onlarla geçirirdik. Belki de bir iki eski öğretmendi aradığımız. Koridorlarda dolaşırken gözümüze Bülent E. çarptı. Eski bir Cağaloğlu (Cağaloğlulu) dev bir eğitim çınarı gibi karşımızda duruyordu. Elini sıktık. Neşeli, aynı zamanda mağrur bir duruşu vardı. Bizi gözlerimizden tanıdı: “Merhaba çocuklar”. “Hocam n’olur yuvaya geri dönün” diye karşılık verdik. Yalvarmalarımızın sonuçsuz kaldığı Bülent Bey’in bir sonraki sözünden anlaşılıyordu: “Nerden geldiğiniz buraya?”. Yıkılmıştık. Okulu olabilecek en kısa sürede terkedeceğimizi söyledim. Lafım hıçkırıklarla kesiliyordu. Ancak söz vermiştim kendime, bu sefer ağlamayacaktım.
Okuldan çıktıktan sonra karşı yakanın yıldızı Moda’ya gitmeye karar verdik. Lakin gideceğimiz yerin adını bir türlü söyleyemiyordum. Mudo diyordum, Mado diyordum. Aklım okulun önünden kaldırılan tatlıcıda kalmıştı. “Gel sana bir portakal suyu ısmarlayayım, yüzünün rengi açılır” dedi Ege. Taze sıkılmış portakallarımızla Kadıköy vapurunda yerimizi aldık. Rüzgar hafifçe esiyordu denizden. Martılar açmış kanatlarını, esintiyi yakalamaya çalışıyordu. “Karınları aç olmalı” diye düşünürken o’nu gördüm. Bu martıyı farketmek kolaydı. Başına buyruk, sürüden ayrı uçuyordu. Denize doğru her dalışında beyaz, tüylü göbeği suyu türlü pikelerle yalıyordu. Şimdi de kafasını bulutlara kaldırmış, onlara doğru uçuyordu. Estetik zevkim tavan yapmıştı. “Uç” dedim, “uç Jonathan”. Hemen Ege’yi simit alması için gönderdim. Bu küçük martıyı ödüllendirmeyi planlıyordum.
Aklıma Yaşar Kurt’tan şu dizeler geldi:
Uçmak istiyorduuu Jonathan
Uçmak istiyordu, ama farklı…
Ancak dedim sonra ne gelir bu martının elinden. Kanadı bulutlara değse ne olacak. Belki biraz monotonluktan kurtarır hayatını, o kadar.
Küçük bir martııı bu Jonathan
Küçük bir martı, o kadaar…
Vapuruydu, deniziydi, martısıydı derken yolculuk sona erdi ve Kadıköy’de indik. Bölgede keşif amaçlı bir tur attık, yabancısı olduğumuz bu semt bizi git gide içine çekiyordu. Evet, ilk defa geliyordum buraya.








