Çok, ama çok uzun zaman önceydi. Dedeler seyyar iken, nineler tellal idi. Devletin en büyük geçim kaynağı, sudan gelen havyar idi. Halhallar ayak bileklerinde, bronşlar boyunlarda; emekleyen bebek halıda, halay çeken çocuk koridorda idi.
Kanepede oturup bacaklarımı kaldırmış, belimi büküp ayak parmaklarıma değmeye çalışıyordum. Vücudu fiziksel açıdan zorlamak o günlerde zinde kalmak için bir zaruriyetti. Tam ayak bileğime uzanacakken kapı çaldı. Kalkmaya meyledemedim. İçime bir his doğdu, adını söyleyemedim.
Yoksa o sen miydin, eey, tatlıların tatlısı, gönlümün sultanı! Haydi gel içeri de şerbetinle boya beni. Çaya banıp ıslat ellerimi. Yapraklara sar gözümü, gözlemeye sar pipilerimi. Ey, yar duy sesimi. Kapıyı açıyorum, kapa gözlerini.
“Beyefendi, size posta geldi”
Ah, postacı. Umarım bana cennetlik yardan bir haber, dünyanın dört bir yanındaki kuş cıvıltılarından bir demet getirmişsindir. Söyle bakalım postacı, ne var o güzide duran çantanda?
“Dünyanın herhangi bir köşesindeki kuş cıvıltısından bihaberim beyefendi. Ama yeminim olsun size, paket yolladılar isminize. Eğer şimdi, hemen, gözlerinizin önünde koliyi açmamı isterseniz, üzgünüm. Çok üzgünüm ki benim çantamda kesici, delici alete yer yok; kağıt var, laptop var. Açın bakın isterseniz. Veya banda koyayım, oradan geçsin. Size ayıp olmazsa ben de geçeyim o cihazdan ve söz size, çıkaracağım kemerimi. “
Oh, yüce Prometheus’un omuz kılları aşkına! Yahu, sen adam… Sen ne biçim sapık, sapkın, liboş bir zihniyetsin ki kemerinin tokasını resmi işlere karıştırıyorsun. Sen kimsin ne adam! Zihniyetin kim senin, onu söylesene!
“Zihniyetim, yüce Mançurya dağları eteklerinde müvetazi kulübesinde oturan, yeniyetme bir bilgindir, sör. Gününün büyük bir kısmında dağ evinin balkonunda çay içip okey oynayarak iç geçirir ve gaddar dünyamız hakkında tezler yazar. Boş zamanlarında ise köy köy dolaşıp, New Age eğitmenliği ve sınıf öğretmenliği yapar. Ayrıca YGS Matematik özel dersi verir.”
Konuçiva, seni yüce irfanlı fazilet. Seni ve güvender zihniyetini eteklerime kadar eğilip selamlıyorum. Sonra mutfağa gideceğim, yapacak işlerim var.
“Sizin için mahsuru yoksa efendim, eğilip selamlaşmak için benim eteklerimi de kullanabiliriz. Ama önce şu koliyi alın, çünkü yeni görevler için yola koyulmam gerekiyor.”
‘Buyur canım, kemerini çıkar, X-ray’den geç ve içeri gir’ dememi beklemiyordun herhalde, oh, tanrı aşkına, seni ahmak, işbilmez adam. Şimdi sana gösterirdim gününü ama benim mutfakta önemli işlerim var, seninse yeni maceralara atılman gerekiyor. O zaman git postacı! Derhal çık, git apartmanımdan. Yoksa polis çağırırım.
“Hey, heey. Sakin ol genç adam. Biz senin gibileri çok gördük bir kere. Bir keresinde yolda geçerken görmüştük, bir kez imza gününde, bir sefer de bizim okula söyleşiye gelmiştin. Hatırlamıyor musun?”
Ah, hiç hatırlamaz olur muyum o günleri şekerim. Paketi bırak da git haydi.
“Tamam canım, araşırız.”
Öptüm.
Hem de alnından öptüm postacıyı.
Sonra elimi kolisine götürdüm.
Ne varsa içinde, dışarı döktüm:
Televizyonda görünce
15 dakika içinde
sipariş
verdiğim
çelik tencere setini.
Ve düşündüm:
15 dakika içinde ölebilen on binlerce insanı
Sonra 15 dakikada İngilizce öğrenmeyi…
ON BEŞ DAKİYKA. Yazıyla On BEŞ Dk.
Okununca -i ve -ka arasındaki boşluğu -y ve -ğ amansızca
işgal edercesine.
Tam bir on beş dakiğka.

