Feeds:
Posts
Comments

Odun


Bankta oturmak güzel şeydir.
Uzun bir yürüyüşün ardından soluklanmak gerekir.
Elinde baston tutan yaşlılar için çöküp, etrafı seyretmelik;
Heyecanlı eski zaman gençleri için bir elinde çiçekler,
Öteki elini tutacak sevgilinin gelişini beklemelik bir yer gerekir.
İki arkadaşınla yan yana oturup, bir şeyler içmek için
Ve kimileri için gecenin soğuğunda, üstüne montunu çekip sırtını vermek için
Sert bir tahta…
Bildiğin tahtadır bank aslında, ne kadar özlü bir şey de olsa,
Çok kafa yormamak gerekir.
Onun daha otantiği
Bir zamanlar yaşayan bir ağacın yere serilmiş
Sere serpilmiş bir parça silindirik gövdesidir.
‘Odun’dur yani. Odun.
Bu yüzden hiçbir zaman sandığımız kadar “ruhsuz” olmamıştır odun.

“Ne ruhsuzu, ne diyorsun!?
O odunda kim bilir kaç yarım yüzyıldır yaşamış
Kaç canlının;
Kaç kertenkelenin,
Kaç kırlangıcın,
Kaç sevgilinin ruhu hayat buluyor, it herif!
Sensiz ruhsuz!” diye bağırası gelmişti üç gün önce Orhan’ın,
Üç arkadaşıyla üç saatlik bir sohbeti sırasında.
“Odunsun sen.” demişlerdi, “Kocaman bir adamsın…
Espri yaparsın,
Takla atar,
Kolunu kırarsın.
Ama ne güler yüzün, ne ağlarsın.

Dans edelim deriz,
Etmezsin.
Bira içelim deriz,
İçmezsin.
Hadi bıraktık içkiyi, şarkı söyleyelim Orhan?
Orhan: ‘Olmaz’.
Orhan neden olmaz?”

‘Olmaz işte’ demişti belirsizce,
Kafasını eğip gitmişti sessizce.
Başı önde yürürdü zaten divane gibi
Konuşur
Konuşur da dururdu yolda yürürken.
Çeşitli mimik ve hareketlerle:
“Ona öyle yapardım,
Buna şunu söylerdim…
Ağzına bir tane çakardım…
Orda şarkı söylerdim,
Şurda onu öperdim…
Ve hep ben sosyal,
Onlar beni severdi.
Ve hep ben aktif,
Onlar beni dinlerdi…”

İşte böyle
Oldu olası odundu Orhan.
Ama asla duygusuz değildi,
Odun zaten hiç değildi.

Panjur



“Bir on sene sonra kendinizi nerede görüyorsunuz?”
“Özel bir şirkette genel müdür yardımcısı veya onun gibi bir şey”
“Neden yardımcı?”
“Çünkü insanlarla iletişim kurmayı severim.”
“Tamam da neden yardımcı?”
“Bana ne gibi geliyor biliyor musunuz; şu içinde bulunduğumuz gökdelen, önünüzdeki masa, masanın üstündeki imza kaleminiz ve tekerlekli sandalyeniz… Yanlış anlamayın, ayağının altında tekerlekleri bulunan ve kendi ekseni etrafında dönebilen sandalyeniz, şu tavandaki milenyum lambası… Her şey, ama her şey çok garip. Şöyle sizin gibi ince belli, beyaz, dar gömlekli, siyah fularlı ve yüksek topuklu bir hanımefendinin karşısında oturmak bile insanı nasıl ürpertiyor bilemezsiniz. Böylesi bir iş hayatına atılabilir miyim, atılsam bile bu hayata ne kadar sürede alışabilirim, inanın bilmiyorum. Yardımınıza ihtiyacım var hanımefendi.”
“Çekincelerinizi anlıyorum. Fakat inanın bana şirketimiz son derece sevecen elemanlara sahiptir. Biz öyle mevki kavgasıymış, iç çekişmelermiş, garip garip ihtiraslarmış… Çalışma ortamımızda bunun gibi olumsuzluklara asla yer vermeyiz. İnsanlar her gün iş yerine tatile çıkıyormuşcasına şen gelir. Zillerimiz sevgiyle çalar.”
“Zilleriniz de mi vardı sizin?”
“Bilmiyor musunuz, geçen hafta aldığımız ihalelerden biri de kapı zilleri ve sistemleri üzerine.”
“Sistemleri?”
“Sistemleri üzerine. Yani önümüzdeki ay itibariyle yurtdışından çeşit çeşit kapı zilleri imal etmeye başlayacağız. Muhabbet kuşlusundan tutun da ‘Baba’ filmi müziklisine kadar, çok geniş bir yelpazede”
“Gerçekten mi, bununla ilgili bir departmanınızda yer almak isterim.”
“Bunları konuşmak için henüz erken. Durun, sizi henüz işe almadık Feridun Bey.”
“Afedersiniz.”
“Af dilemenize gerek yok. İyi okullardan mezun olmuşsunuz. Sanırım bu ikinci işiniz olacak. İlk işinizden neden ayrıldığınızı öğrenebilir miyim?”
“Şirketimdeki iç çekişmelerden, hesaplaşmalardan artık burama kadar gelmişti. Bakınız, burama kadar. Hilekarlığın ve düzenbazlığın erdem olduğu bir ortamda bulunmaya daha fazla katlanamadım. Geçen ay, sokakta aç kalmak pahasına, istifa dilekçemi verdim.”
“Gerçekten idealist birine benziyorsunuz ve doğrusunu söylemek gerekirse epey etkilendim. Sizinle çalışmak bizim için büyük bir zevk olacak.”
“İsminiz Nalan’dı, değil mi?”
“Evet Feridun Bey.”
“Duruşunuzdan çok etkilendim Nalan Hanım. Sizde kendi ayakları üzerinde kendinden çok emin durabilen, bu sırada ayakları zemine oldukça sert basabilen bir cumhuriyet kadını profili görüyorum. Sizinle çok iyi bir ikili olacağız. Her ne kadar siz üst mevkiilere çok yakın bir pozisyonda, ben ise her ne kadar yeniyetme bir çalışan olsam da… Bana göre iş ortaklığımızı zaman ilerledikçe çok daha güzel ve farklı yerlere taşıyabiliriz. Biz her şeyden önce çok iyi birer dost olacağız efendim. Sizden bana bir kez daha inanmanızı rica ediyorum.”
“İnanıyorum size Feridun Bey. Yaşasın, işe alındınız. İşte bu çok güzel bir haber.”
“Bu güzel haberi belki de bu akşam birer kadeh şarap eşliğinde kutlayabiliriz.”
“İnanamıyorum size Feridun Bey, bu ne güzel bir öneri böyle. Lütfen sarılın bana.”
“Siz, Nalan Hanım, elleriniz efendim. Gözleriniz, dudaklarınız, burnunuzun şekli, kaşlarınız, yanaklarınız, fondöteniniz hanımefendi… Ve parfümünüz efendim. Bu yeni iş görüşmemde beni baştan çıkarmak için mi bu kadar güzelsiniz?”
“İltifat ediyorsunuz, Feridun. Lütfen, gerçekten çok utanıyorum. Ayrıca bu koskoca gökdelende ne kadar küçük, savunmasız ve yalnızım bilemezsiniz. İş merkezinin derin koridorlarının boşlukları beni yutup, tüketiyor. Haberiniz yok burada. Niçin bu kadar geç geldiniz buraya?”
“Söz veriyorum size Nalan Hanım…”


-Lan Feridun, bezi ikide bir kovağa batırıp durma la. Sorra cam köpüek olmasın deyü, sıkıyon bezin suyunu aşayğa. Bütüün su gidiyo aşağya. Az insan ol lay, sorra kim inecek aşağ da koğayı doldurcak? İbiş.
-Abi düzgün konuş şive yapma, vallaha anlamıyorum ya.
-Bak, iki okul okumuş, efendi adamsın. Senin gibi adam nassıl olur da şu bezi adam gibi, idareli kullanmayı akıl edemez anlamıyorum. Görmüyor musun oğlum, daha 103 kat daha var yukarıda, ayı. Bitirmişsin suyun yarısını.
-Tamam İhsan Abi. İkinci günümüz bizim de, mazur gör biraz. Niye bu kadar üstüme geliyorsun anlamıyorum. Hem sen de adam gibi silmiyorsun ki camları. Bak altındaki kata, o ne öyle parmak izin duruyor.
-Çok konuşma, çek bezi gitsin işte dana, neyini beğenmedin. Günümün yarısını burada harcayamam. İş erken bitsin de…
-Ne o İhsan Dayı, planlar falan?
-Çok karıştırma oğlum, işimiz var.

-Ulen Feridun. Seni değil de şurada yanıma iri memeli, güzel bir hatun alacaklardı. O zaman görecektin sen oğlum. Göremezdin gerçi. Havada böyle serçeler gibi süzülürdük karıyla.
-Martılar gibi süzülme de İhsan Abi, simit falan atarlar sonra. Hadi, hadi işine bak. Sen kaç senedir bu işi yapıyon dayı, hiç elinin ayarı yok ya.
-Şşt. Sus bakalım. Biri ‘Feriduun, Feriduun’ diye mi bağırıyor? Çek ipi la. Çek, çek, çek, çek…

“Kapıyı kilitleyin Feridun Bey. Çabuk, gidin ve kapıyı kilitleyin. Gözlerim kapalı, masanın üstüne uzandım ben de. Sizi derhal masamda görmek istiyorum. Hemen gelin buraya!”
“Sakin olun Nalan Hanım. Geliyorum.”
“Kapıyı kilitlediniz mi?”
“Kilitlemez olur muyum.”
“Noldu Feridun Bey? Neden birden durgunlaştınız?”
“Durgunlaşmadım.”
“Ama ses tonunuz?”
“Gözlerinizi açın ve adam gibi oturun şu masaya Nalan Hanım.”
“A-a noluyor ya?”
“Sizinle sevişmeyeceğim.”
“Ne diyorsunuz Feridun Bey?”
“Hayır, hayır, hayır. Bu Amerikan filmi klişesini ben daha fazla sürdüremeyeceğim. Sizinle ne doğru dürüst tanışıyoruz, ne paylaştığımız bir şeyler var, ne bir ortak yönümüz var. Ortak yönümüz var mı, yok mu onu bile bilmiyoruz henüz. Siz burada bana bütün bedeninizi sunuyorsunuz. Bu daha ilk gün, verdin diyelim bütün bedeni. Sonraki aylarda ne yapacağız, hiç düşündünüz mü? Bedeninizi de idareli kullanmayı öğrenin artık canım. Sevmeden sevişmek mi olurmuş.”
“Ama Feridun Bey, biz modern insanlarız. Ayrıca Amerikalıyız, her gün televizyonda ve sinemada yüzlerce Hollywood filmi izliyoruz. Bunun dışında yerli diziler de cabası. Etkileniyoruz tabii haliyle. Ancak sadece bu durum, durduk yere “ani aşk”lar yaşayıp elalemle ofiste olsun, tuvalette olsun sevişmemize neden olmuyor. Bizim yaşam tarzımız böyle. Etrafınıza bir bakın…”
“Etrafıma yeterince baktım Nalan Hanım. Kahrolsun böyle modernizm. Siz gökdelen tepelerinde, masa üstlerinde veya masaüstlerinde çatur çutur sevişirken, Afrika’da kaç çocuk sıtmadan ölüyor. Haberiniz var mı bundan?”
“Sevişirken bunları düşünmem verimi etkiler elbette. O yüzden bu gibi konuları yataktayken aklımdan uzak tutmaya çalışıyorum.”
“Röportaj yapmıyoruz burada Nalan, bırakın kolumu.”
“Ama Feriduuun.”
“Git başımdan kadın! Milli ve manevi değerlere, Türk aile yapısı ve ahlakına ne kadar ters düştüğümüzü görmüyor musunuz? Bu kadar rezillik yeter!”
“İste o zaman beni Feridun. Feriduuuun. Feriduuun.”
“Uluyorsunuz siz Nalan Hanım. İnsan değilsiniz.”
“İnsan olduğumu söylememiştim.”
“Efendim?!”
“Yok bir şey canım. Umarım kapıyı kilitlemişsindir.”

-Noluyo la orda, gördün mü Feridun? Vay, vay, vay… Karı masanın üstüne çıkmış, adam da yanında iş çeviriyorlar lan. İyi bak oğlum, iyi bak.
-Valla iyi diyon İhsan Abi. Eh, tabii milletin eve ekmek götürmek gibi bir derdi yok. Nerde ofis olsa da sevişsem gözüyle bakıyorlar olaya.
-Okuyacaktın Feridun. Bu devirde okumayana ne kız var ne de aş. Atlar depişirken bizim gibi arkadan pohları doplayan çöpçü olmayacaktın sen. Daha gençsin de. Vah yavrum. Görüyon mu şerefsizi…
-Dayı, baksana şuraya. Adam ittiriyor kadını, kaçıyor resmen.
-Nereye ittiyor la, dürzü. Kayacak şimdi hatuna. Hassktrrtrr lan gördü bizi.
-Gördü de yardım istiyor adam abi. Elini uzatıyor görmüyor musun?
-Yok lan yok “gidin” diyor. İn aşağı Feridun işten etme bizi.
-Hayır abi, bu işte bir iş var. Aha benim camı açıyor.”

“Çek ellerini üstümden canavar kadın. İstemiyorum dedim, istemiyorum! Benim eşim, çocuklarım var nolur bırakın”
“Cv’nizde bekar olduğunuz yazıyordu.”
“Yalan söyledim size Nalan, her şey yalandı.”
“Ya olsun nolacak ya.”
“Isırma kıravatımı. Bırak düğmelerimi, size vurmak istemiyorum.”
“Tokatla beni Feridun.”
“Bakın, cama bakın. Bizi izliyorlar.”
“Umrumda değil.”
“Yeter artık”
“Ah, Feridun Bey. Vurdunuz bana. Açma camı hayvan herif. Güvenliik, güvenliik! Haydar Bey, Memduh Bey, Sedat Bey… Yetişin, kapıyı kilitledi. Irzıma geçiyorlar!”

Feridun: “Camcılar yardım edin bana, fazladan ipiniz var mı?”

Camdaki Feridun: “Noldu abi, hayırdır?

Feridun: “Yer var mı orada? Benim için ip var mı, ben de aşağı ineceğim.”

Camdaki Feridun: “Bakın bayım, bu çok tehlikeli.”

Feridun: “Neyin tehlikeli, neyin saçma olduğunu bana sen öğretemezsin.”

Salih: “Durun len iki dakika. Ne alıp veremediğin var kızla lan takım elbiseli. Üstüne çıksana kızın ne saçmalıyon?”

Feridun: “Abi anlamıyorsunuz ya, ben istemiyorum öyle duygusuz duygusuz sevişmek. Gerçekten kendime büyük saygısızlık etmiş olurum. Nerede bizim çocukluk aşklarımızdaki sevecenlik, o heyecan nerede? İyi ki büyüdük ve modernleştik, her şey iki-üç et parçasına endekslendi. Nerede eski köy evlerimiz, top oynadığımız ağaçlı bahçelerimiz? Hepsi birer beton yığını şu an ve kat kat büyüyorlar. Üstüme üstüme büyüyorlar. Korkuyorum ağabey, nerede o kalabalık ailelerimiz? Dayılarımız, teyzelerimiz? İki ofiste seks yapacağız diye hepsini nasıl da bir kenara koyup unutabildik? Değerlerimize ne oldu? Ne oldu İhsan Abi, ne oldu?”

İhsan: “Adımı nereden biliyorsun lan?”

Feridun: “Bu koskoca California’da Türk, Türk’ü görür de tanımaz olur mu? Adını camları silerken yanındaki Feridun isimli çocuğun ağzından duydum.”

İhsan: “Çok akıllı, efendi, dürüst birine benziyorsun. Sevdim seni. Ama maalesef iki tane ipimiz var. Biri Feridun’a, biri de bana. Seni yanımızda götüremeyiz oğlum.”

Feridun: “Canın sağolsun İhsan Abi. Telefonunuz var mı bu arada? Annemi arayacaktım da çekmiyor benimki bu kadar yüksekte.”

Camdaki Feridun: “Var, var. İhsan Abi’ninki Turkcell hatta. O kesin çeker.”

İhsan: “Maalesef çocuklar, aşağıda kalmış telefon. Senin karı napıyor orda kapının önünde otumuş? Ağlamaklı falan.”

Feridun: “Abi kurtarın beni buradan ne olur. İstemiyorum o kadının yüzüne bakmak. Tanımam etmem zaten.”

İhsan: “Tamam be genç adam. Çek beni içeri, çıkarayım tulumu. Sen tak bu ipleri ve özgürlüğüne koş. Takım elbiseni alırım ama.”

Feridun: “Al abi al, hepsi senin olsun.”

İhsan: “Kız şimdi ben geldim diye cıngar çıkarmaz di mi len?”

Feridun: “Yok, yok. Çıkarmaz.”

Hayat Sivilce Güzel


Bu yazı dizisinde size son üç gecedir beni huzursuz eden rüyalarımdan söz edeceğim.

Dün gece:

-Rüyamda pencereden aşağı fırlattığım sakızların Attila İlhan tarafından apartman yöneticisine şikayet edilmesi. Ardından bir konsey olarak ayrı bir binada toplanmamız, bu toplantıya annemin, teyzemin ve kuzenimin katılması. “Aileler Yarışıyor” gibi bir ortam hazırlayıp(pembe bir salonda) 3 gün boyunca eğlenmemiz. Çeşitli çekişmelerin yaşanması (Bir gün bütün kadınların çikolatalı, dondurmalı tatlı yapıp getirmesi). Bu yarışmanın sonucunda son gün geç kaldım diye bana hediye olarak “mp3 synchronizer” diye bir aletin verilmesi. Aletin oval, saydam bir kapta bulunan acayip bir sıvı olması ve sunucu gibi olan adamın “batır batır, telefonu batır” demesi ve sonra kulağıma gizliden “Süheyl Batur” diye fısıldaması. Telefonun sıvıya  tepki gösterip “telefonunuz kapanabilir” diye bir uyarı vermesi ve kapanması”.

Sondan İkinci Gün, Sabaha Doğru:

Bu rüyayı yukarıdaki kadar ana hatlarıyla hatırlamıyorum. Bir şekilde Fethullah Gülen’in evine gidiyordum. Öyle denildiği gibi zengin, dayalı döşeli bir villa değildi evi. (Merak eden arkadaşlar varsa söyleyeyim) Mütevazı bir apartmandı. Pennysilvanya’da da değildik; bildiğin İstanbul’da, Yeni Bosna‘da falan bir yerlerde ikamet ediyordu. Amcam gibiydi, bana karşı çok şeker davranıyordu. Ben de eşşek değilim ya, suyuna gidiyordum ihtiyarın. Evin içinde gözüme arada bir simsiyah giyinmiş korumalar çarpmıyor değildi. Fakat mutluyduk, huzurumuzu kimse bozamazdı. Kimi zaman memleket meselelerine kafa yorup, durduk yere kafa kafaya verip ağladığımız da oldu gerçi(Bu kısmı pek hatırlamıyorum rüyada ama kesin yapmışızdır bir ara. Ya da o ağlarken ben teselli etmişimdir ama bu sahne geçmiştir yani. Kesin.) Fethullah Amca’nın arada bir huzursuzlandığı da oluyordu, evin içinde, elleri arkasında dolanmaya başlıyordu. “Noldu nen var amca?” dediğimde de cevap vermiyordu. Bu gibi durumlarda gidecek, koltuğun altından vesaire harçlık verecek diye bekliyordum.

Ne zaman bana arkasını dönse, cebinden bir 100 dolar çıkarıp elime tutuşturacak gibiydi. Rüyanın esas olayı da amcanın böyle “huzursuzlandığı” bir günde gerçekleşti. Yüzünü ekşitmiş, koridorda yalpalayan bir Fethullah görüyordum. “Nereye gidiyor acaba?” diye düşünüp takip ettim. Yatak odasına girdi. Ben de kapı eşiğinden kafamı uzatıp, onu izlemeye başladım. Sonra yüzünü birden bana döndü ve bir şeyler söyledi. Ne dediğini şimdi hatırlamıyorum ama korkup, kafamı koridora geri çekmiştim. O sırada arkamdan simsiyah korumalardan biri koşturdu.”Abi, noluyor?” diye haykırdım yüzüne. Yüzünde sıkıntılı bir ifadeyle “Yine odanın orta yerine sıçıyor andaval. O pisliyor, biz temizliyoruz.” diye bir sitemde bulundu bana. Korumanın gerçeği söylediğine inanmıştım ve amcaya karşı ne kadar sevencenliğim varsa hepsi sıfırlandı o anda. Bunun üstüne tuvaletine girip duvarlara işemeyi düşündüğümü söyleyebilirim. Hatta bunu hayata geçirdiğimi de söyleyebilirim ama şimdi tadımızı kaçırmaya gerek yok sanıyorum.

Söz konusu olaydan bir iki saat sonra annem aradı ve “artık gel, yeter” gibi bir şeyler söyledi. Ben de Sirkeci’nin orada Ege isimli arkadaşımızla buluştum. Trene binecektik, ama Sirkeci‘nin orası metro olmuş ben uyurken. Merdivenle falan iniyorsun böyle. Sonra “Deutsche Bahn” makineleri gibi bir şey var. Oradan biletini alıyorsun, metroya öyle biniyorsun. Ortamı betimleyemeyeceğim şimdi, ama duvarlara lacivert tonun hakim olduğu; tavandan basık, karanlık, arada bir göze kare biçiminde parmaklıkların çarptığı bir yer. Ama zindan gibi de değil böyle, modern duruyor. Her neyse işte biz biletleri aldık, oyalanıyoruz. Ben tedirgin oluyorum tren kaçacak diye, Ege olmuyor. Sonra tren düdüğü çalıyor. Ege içeri atlıyor hemen tren hareket ederken ama benim atlayacağım sırada tren -nedense- birden hızlanıveriyor. Atlıyorum ama nafile, tutunamıyorum bir yere. Elim bir an havada kalıyor. Sonra “pat” efektiyle hareket halindeki trenin tabanına tutunuyorum. Öyle öyle ölüme gidiyorum.

(İyi ki tam hatlarıyla hatırlamıyormuşum rüyayı)

Sondan Üçüncü Gün: Öyle işte o da. Bir şeyler gördüm ama şimdi pek toparlayamadım. Bu ikisiyle yetinirsiniz sanıyorum.

ollee


BU SİTEDE YAPILAN TÜM ŞAKALAR VE KOMİKLİKLER TÜRKER DOĞANER’E AİTTİR. ama telif hakkı alamaz yaşı tutmuyor. DENTACELL.

en sevdiğim kadın


Tanerle yaptığımız ufak bir görüşme sonunda bu sene de ülkemizde gösteri yapması istediğimiz kişiyi kararlaştırdık. Boynum Uzun Burcu’dur kendisi. Burdan kocaman bir öpücük ve Ardahan’ı kendisine veriyoruz.

bana latin ver biraz


Tarzını Jennifer Lopezden aldığı yönündeki sert iddaaları şimdiye kadar yanıtsız bırakan seksi yıldız Shakira sadece bize konuştu:

” Biz sonuçta Jenniferla aynı sokakta oturuyorduk colombiyada. Onlar bir kaç apartman ilerimizdeydiler, komşuyduk diyebilirim. Bayramlarda misafirliğe gelince odamıza geçer durmadan dans ederdik. Elbette fikir ve kareografi alışverişi küçük yaştan beri aramızda olan bir şey, bu yüzden benzerlikler olacaktır, olmalıdır da. Bu çirkin iddaalar için sadece çok kıymetli bir türk atasözü var onu demek istiyorum: NE DEMİŞLER; ÜZÜM ÜZÜME WAKA WAKA YEEY YEY. Bu söz aynı zamanda benim hayat felsefemi de oluşturuyor. Umarım bu yeterli olur ve bazı kesimler susar diye düşünüyorum. Türk yemeklerini de ayrıca çok lezzetli buluyorum.”


Ben sana adam olamazsın demedim ki, nerden çıkardın onu?

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.